Babaannemi, rahmetli dedemin yanına defnettik. 21 yıl aradan sonra gelen, geç kalmış bir buluşmaydı. Sağ olsunlar, akraba/eş-dost/tanıdıklar kabristanda yanımızda idiler. İnsan, özel günlerde yakınlarından manevi destek bekliyor.

Babaannem, Selanik göçmeni bir ailenin üyesi idi: yeşil gözlü, sarışın ve beyaz tenliydi. Otoriter bir kadındı. Son 3 yılını bunama hastası olarak yaşadı, günler geçtikçe çocuklaştı. Her ikisi de 65 yaş üstü olan iki gelini (annem ve teyzem), dönüşümlü olarak ona baktılar (kültürümüze uygun olarak). Gelinlerine göre yaşça daha genç olan iki kızından biri rahatsızdı ve bakım veremezdi. Diğer kızı ise sorumluluk almadı ve taşın altına el koymayı reddetti (Bu nedenle babam ile halam arasında tatsızlıklar yaşandı. Hayatımda ilk kez bir akrabam, benim için değer ifade etmemeye başladı. Annesine sahip çıkmayan bir evlada nasıl değer verilebilirdi?).

O gün, “timsah gözyaşları dökmenin” ne olduğunu gözlemledim. Yaşarken yanında olma, ölüsü defnedilirken de canla başla mezarına toprak at! Ne anlamı var?

Çoğu kimse gibi ben de babaannemin ölümüne üzülmedim. O, kendi kuşağının sülalemizdeki son temsilcisi olarak imtihanını tamamlamıştı. Evet, mahzunlaşmıştık. Muhtemelen ölümün bize de yakın olduğunu bilmemizdi, bizi mahzunlaştıran.

Babaannemin ölüm yaşının 93 olduğunu öğrenen arkadaşlarının, esprili şekilde enişteme “metin ol” demeleri, çok daha samimi bir yaklaşımdı.

 

Dr. Hasan Basri İzgi

Paylaş

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here