Beynimizde bulunan bir merkez (amigdala)  “korku ve tehlike” konusunda söz sahibidir. İlk panik atağa yol açabilecek durumlar (yorgunluk, tansiyon düşmesi (hipotansiyon), şeker düşmesi (hipoglisemi), adet olma, mitral kapak sarkması gibi normal bedensel durumlar veya grip, üst solunum yolu enfeksiyonu, ishal, allerji, hormonal düzensizlik gibi bedensel hastalıklar veya sigara, kahve, enerji içecekleri, uyuşturucu, alkol ve bazı tıbbi ilaçlar veya sevdiklerini kaybetme gibi korkutucu düşünceler veya kriz, afet gibi genel gerilime neden olan olaylar) amigdalada uyarıma neden olur.

Şayet bir kişinin kaza veya ameliyat sonrası amigdalası fonksiyon görmeyecek olursa korku ve tehlike algısı kaybolur ve panik atak yaşamaz, diğer taraftan kişi otobanda karşıdan karşıya geçmeye çalışırken hızla gelen arabanın önüne atlayarak ölür veya “bana bir şey olmaz” düşüncesi ile yüksekten sarkarken düşerek ölür. Sonuçta amigdala ve onun çalışması ile algıladığımız korku ve tehlike algısı hayatta kalmamızı sağlarlar.

Anksiyete (korku, evham, endişe, kaygı, sıkıntı duygularının karışımı), tehlike algısının artması ve başa çıkma gücünün yok sayılması sonucu ortaya çıkar. Öğrenci sınavını hayati bir mesele olarak görür ve yeterince çalışmadığını düşünürse sınav anksiyetesi yaşar. Benzer şekilde iş adamı var olan borcunu ödenmez düzeyde kabul eder ve ödeme gücünü yetersiz kabul ederse yoğun anksiyete yaşar ve uykuyu durağı kaçırır.

Ortamda tehlike varsa tehlikeyi öngören ve hazırlanan, tedbir alan hayatta kalır. Gerçek hayatta tehlike varsa (ortamda aslan varsa) kişi bu tehlikeyi algılar ve kendini korumaya, hayatta kalmaya çalışır (kaçar, aslanla mücadele eder). Tehlikeyi algılayamazsa (amigdalası fonksiyon görmezse) ölür (aslan onu yer). Diğer taraftan gerçek hayatta tehlike yoksa (ortamda kedi varsa) kişi kediyi sever, mutlu olur. Tehlike algısı artar ve minicik tehlikeyi çok yoğun algılarsa (kediyi aslan gibi kabul ederse) anksiyete yaşar.

Beynimizin (amigdala) uyarımı bir kısır döngüyü tetikler: amigadaladan sonra otonomik sinir sistemi (bizim kontrolümüzde olmayan sinir sistemi) devreye girer ve ilgili sinir lifleri hedef organları uyararak bedensel tepkileri ortaya çıkarır.  Göz bebeklerinin büyümesi, kan basıncının yükselmesi, sık nefes alıp verme, çarpıntı, mide-barsak salgılarının artması (ekşime, yanma vs), karaciğer ve böbreğin etkilenmesi, barsak hareketlerinin artması, sık idrara çıkma, tüylerin diken diken olması, damarların kasılması, başağrısı, başdönmesi gibi belirtiler (panik atakta görülen belirtiler) fark edilir hale gelir.

Aslında buraya kadar olan süreç bizim dostumuzdur. “Çarpıntım var, nefes nefese kalıyorum” diyen birisine şunu söylemek yanlış olmaz: “daha ne istiyorsun, amigdalan çalışıyor, otonomik sinir sistemi sağlam ve organların gerekli cevapları veriyor, her şey yolunda”.

Yaşanan bu sağlıklı süreci şu şekilde özetleyebiliriz: dahili (hipoglisemi) veya harici (çocuğumuzun hastalanması) uyaranları ve yaşanan tehlikeyi fark eden beynimiz harekete geçiyor, otonomik sinir sistemi ve organlarımızdan oluşan savunma sistemimiz tehlike karşısında tedbir alıyor. Tüm bu olaylar bizim iyiliğimiz için oluyor.

 

Dr. Hasan Basri İzgi

 

Paylaş

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here