* “Psikiyatrik hastalıklar düzelmez”: Bu düşünce tarihin derinliklerinde kaldı ve hakikat olmaktan çıktı. Psikiyatri tarihçesinde, rahmetli Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman hocamızın öncesinde bu düşünce geçerli idi ve hastalar “Bimarhane” dâhilinde, olumsuz şartlarda muhafaza edilirler ve ölene kadar sahipsiz bir şekilde (hasta yakını desteği olmaksızın), tedavi edilemeden yaşamlarını sürdürürlerdi. Daha sonraki dönemlerde psikiyatri hastaları için ufuk açıcı gelişmeler oldu. Tanı (EEG, MR vs.) ve tedavi teknikleri (EKT vs.) gelişti, ilaç firmaları merkezi sinir sistemi (MSS) üzerine büyük yatırımlar yaptı, ilaç yelpazesi oldukça genişledi. Yasal düzenlemelerle psikiyatri hastalarının hakları koruma altına alındı. Artık depo hastanelerde yıllarca süren yatışlar yerine, kısa süreli yatış (akut dönemde) sonrası hastanın “toplum içinde tedavisi ve rehabilite edilmesi” yaklaşımı ön plana çıkarıldı. Günümüzde örneğin şizofreni hastası olmasına rağmen, hastalığının ve tedavisinin yönetimini hakkı ile yapması şartıyla, aktif iş hayatında sorumluluklarını fevkalâde yerine getiren bireylerimiz vardır (“Damgalanma (stigma)” yazısı). Psikoz kategorisinde değerlendirilen hastalıklar dışında kalan diğer hastalıkların da (anksiyete bozuklukları, somatoform bozukluklar vs.) tedavileri mümkündür, yeter ki sebebi işlensin (hem sivrisineklerle hem de bataklıkla mücadele edilsin).

 

* “İyi iken bir anda kötü oluyorum”: Özellikle duygudurumu ile ilgili hastalıklarda (depresif bozukluk, bipolar bozukluk vs.) olmak üzere, pek çok psikiyatrik hastalıklarda akut dönemden kısmi iyilik dönemine geçişte dalgalanmalar (ana deprem sonrası ortaya çıkan artçı sallantılar gibi) olabilir: genellikle 3-10 gün süreyle olurlar ve kendiliğinden düzelme eğilimindedirler. Bu durumda “hastalığım artıyor, başa sarıyorum, kötüye gidiyorum” gibi düşüncelere kapılmamak gerekir. Şayet süre uzar (14 gün) ve şikâyetlerde artış olursa, hekime haber verilir ve hekim de gerekli müdahalelerde bulunur.

 

* “Ben kendim iyileşeceğim, ilaca veya doktora ihtiyacım yok”: Çoğu hastalıkta, hastaların doktora başvurması ve tedaviye başlaması, hastalığın başlamasından çok sonraki bir zamana ertelenmektedir. Örneğin OKB (takıntı/vesvese hastalığı) hastaları 2-7 yıl sonra doktora başvurmakta ve yardım istemektedirler. Hâlbuki olması gereken, “erken teşhis, erken tedavi” yaklaşımıdır. Ülkemizde ise, hastalık seyri kronikleştikten ve tedaviye direnç geliştikten sonra hasta-doktor ilişkisi başlamaktadır. Burada asıl sorun, hastanın hastalığı bireysel, kendine has bir sorun olarak görmesi ve “kendi doktorum olacağım” düşüncesidir. Bu gecikmeli süreçte de hastalar, “denize düşen yılana sarılır” düşüncesinin sonucu olarak pek çok tıbbi olmayan, uygunsuz yaklaşımlarla travmatize olmaktadırlar ve maddi/manevi yönden mağduriyet yaşamaktadırlar.

 

 

Dr. Hasan Basri İzgi

 

Paylaş

Yorum Yap

Please enter your comment!
Please enter your name here